oh, just now i am fleeing from art. i want only to adore the sun. have you ever noticed how the sun detests thought? the sun always causes thought to withdraw itself and take refuge in the shade. thought dwelt in egypt originally, but the sun conquered egypt; then it lived for a long time in greece, and the sun conquered greece, then in italy, and then in france. nowadays all thought is driven back as far as norway and russia, places where the sun never goes. the sun is jealous of art.
bir-iki gün önce biz adlı kitabı okuduğum hakkında bir post atmıştım, sadık fanlarım bilir. neyse efendim bitirdim ben o kitabı. çok da güzeldi, sonlara doğru dedim ki bu kitapta altı çizilmesi gereken tonla paragraf var. çok pişman oldum bunu kitabın başında anlayamadığım için. elimden geldiğince sonlara doğru hoşuma giden güzel satırlar;
“yalnızım. ondan geriye kalan tek şey, bana duvar’ın diğer tarafındaki bazı çiçeklerin tatlı, kuru, sarı polenlerini anımsatan hafif bir koku.”
“e, limitini hesaba katmadan bir fonksiyon kurulamayacağı açık tabii. ve dün hissettiğimin, şu salak “evrenin içinde çözülmenin” limitine götürüldüğünde ölüme çıkacağı da açık. çünkü ölüm tam budur: kendimin evren içinde mümkün tam çözülmesi. haliyle, aşk için a, ölüm için ö kullanırsak, a = f(ö), yani aşk ve ölüm…”
“öngörülemez rastgelelikler üzerine körlemesine devlet kurmaktan daha salakça ne olabilir? ama görünene göre bunun anlaşılması için asırlar geçmesi gerekmiş.”
“tuhaf. barometre düşüyor ama henüz rüzgâr yok. sadece sessizlik. yukarıda, duyamadığımız yerde fırtına çoktan başladı. yağmur bulutları hızla toplanıyorlar: henüz kalabalık değiller. dağınık parçalar. sanki yukarıda bir yerlerde bir kent yıkılmış, duvarlarının ve kulelerinin parçaları uçuşuyor, gözlerimizin önünde dehşetli bir hızla çoğalıyor, yaklaştıkça yaklaşıyorlarmış ama dibe, bizim yanımıza düşmeden önce maviliklerde hâlâ günlerce uçacaklarmış gibi…”
“kaşları keskin ve alaycı üçgeni hemen kurdu: “aşkım, sen bir matematikçisin. fazlası, sen bir matematik filozofusun, değil mi? öyleyse söyle bana: en son sayı hangisidir?”
“tüm bunların içinde bilinmeyen ve bu yüzden ürkütücü bir yarın gizliydi. düşünen, görüş sahibi bir yaratığın düzensizlikler, bilinmezler, x’ler arasında yaşaması doğaya aykırıdır: gözlerinizi bağladıklarını ve yürümeye, hem de hemen birkaç adım ötede uçurumun kenarının bulunduğunu bildiğiniz halde el yordamıyla yürümeye zorladıklarını farz edin. yanlış bir adımla uçurumun dibini boylayıp yamyassı… taptığım bu değil mi benim? peki, ya beklemez, duraklamazsanız? kenardan kendinizi atıverirseniz? yapılacakların en iyisi, her şeyi çözüme ulaştıran hareket bu değil mi?”
“sevinin! çünkü bundan böyle kusursuzsunuz! bugüne dek yaratımlarınız, makineler sizden daha kusursuzdu. nasıl? dinamonun her kıvılcımı saf mantığın kıvılcımıdır. iteneğin her darbesi lekesiz bir tasımdır. ama siz de aynı şaşmaz mantığa sahip değil misiniz? vinçlerin, preslerin ve pompaların felsefesi, bir pergelle çizilen çember kadar kusursuz ve açıktır. ama sizin felsefeniz bundan aşağı mıdır? mekanizmanın güzelliği, sarkaçtaki gibi hassas ve değişmez ritimdedir. ama sizler, çocukluğunuzdan itibaren taylor sistemiyle yetişmiş sizler sarkaçtan daha mı az kusursuzsunuz? bir de şunu düşünün: mekanizmanın hayal gücü yoktur. çalışırken bir silindir pompanın yüzeyine hayalci, aptalca, aklı bir karış havada bir gülümsemenin yayıldığını gördünüz mü hiç? geceleri, dinlenmeye ayrılmış saatlerde vinçlerin sağa-sola dönerek iç geçirdiklerini hiç duydunuz mu? hayır! ama −kendinizden utanmalısınız!− koruyucular aynen böyle gülümseyip iç çektiğinizi gittikçe daha sık gözlemlemeye başladılar. ve−utançla örtün yüzlerinizi!− tek devlet tarihçileri birtakım utanç verici olayları kaydetmek yerine emekliliklerini istiyorlar! ama kabahat sizde değil. hastasınız. hastalığınızın adıysa: hayal gücü. işte alınlarınızdaki kara çizgileri kemiren kurtçuğun adı bu! sizi uzaklara, hem de bu “uzaklar” mutluluğun bittiği yer anlamına gelse bile uzaklara koşturan ateş bu! mutluluk yolundaki son engel bu! ama sevinin: hastalık çoktan yok edildi! yol artık açık. devlet bilimi’nin son keşfi: hayal gücü’nün beyindeki varolii köprüsü bölgesinin küçük bir düğümünde bulunduğu saptanmıştır ve işbu düğüme üç dozluk “x ışını dağlama uygulaması” hayal gücü hastalığından kurtulmayı sağlamaktadır. sonsuza dek!”
“ve mutluluk… nedir sonuçta? arzular birer işkence, değil mi? ve mutluluk hiçbir arzunun kalmaması demektir, değil mi? bunca yıl mutluluğun önüne artı işareti koymak ne aptallık! ne beter bir önyargı! mutlak mutluluğun başına elbette bir eksi, hem de semavî bir eksi konmalı!”
“öleceğinize inanır mısınız? evet, insan ölümlüdür, ben bir insanım, yani hayır, demek istediğim bu değil. bildiğinizi biliyorum. sorduğum şu: hiç öleceğinize gerçekten, tamamen, zihninizle değil, bedeninizle inandınız mı? şu kâğıdı tutan parmakların günün birinde sapsarı ve soğuk olacağını gerçekten hissettiniz mi? hayır, elbette hayır ki zaten bu yüzden şu güne kadar onuncu kattan kendinizi atmadınız, yemeye, sayfaları çevirmeye, tıraş olmaya, gülümsemeye, yazmaya devam ettiniz…”
“yeraltı treni istasyonlarından birinin genel tuvaletine nasıl indiğimi hatırlamıyorum. yukarıda tarihin en müthiş ve en mantıklı uygarlığı çöküyordu ama gülünçtür, burada, aşağıda her şey olduğunca, tüm harikalığıyla duruyordu. Ve tüm bunların ölüme mahkûmluğunu, her yeri ot bürüyeceğini ve geriye “mitlerden” öte bir şey kalmayacağını düşünmek…”
“doğru söylüyorum. sonsuzluk diye bir şey yok… eğer dünya sonsuz olsaydı, içerdiği maddenin ortalama yoğunluğu sıfıra gelirdi. ama sıfır değil, o kadarını biliyoruz ki bu da evren sonlu demektir. evren şeklen küresel ve yarıçapının karesi, yani y2 ortalama kadere eşit ve çarpı… geriye sadece katsayıyı hesaplamam kaldı ve… anlıyorsunuz değil mi? her şey tamam, her şey basit, her şey hesaplanabilir… bu durumda felsefi anlamda kazanıyoruz, anlıyor musunuz? ama beyefendi, böyle bağırıp çağırarak hesabımı bitirmemi engelliyorsunuz…”
evet bu kadar işte keşke başlardan da biraz yazabilseydim, neyse hoşunuza gittiyse mutlaka okuyun.
farkına varın.

(Source: sushichef91)
evet ben azrail koşuyor’u bitirdikten hemen sonra yevgeni zamyetin’in biz kitabına başladım, bakalım rus elinden distopya nasıl olur?
bu bir düzeltmedir.
evet the running man’in kapağını ekleyerek şöyle bir şey yazmıştım;
“sonuna çok az kaldı, bu görseli ararken fark ettim ki bunun bir de filmi varmış arnold schwarzenegger’in oynadığı. zaten richard’ın o ukala hallerini başka kim yansıtabilir ki? bitireyim de izleyeyim hemen. ne kadar berbat olsa da stephen king film uyarlamalarını da çok severim.”
şimdi ben fark ettim ki bu kitap iki bölümden oluşuyor fakat kitap ilk öykünün adını almış;
1. the running man (azrail koşuyor) - mükemmel tercüme
2. the long walk (uzun yürüyüş)
evet ben şimdi the running man kısmını bitirdim, o yazdığım paragraf da tamamen bu hikaye ile ilgiliydi, sona yaklaştım derken aslında son kitabın ortası bu hikayenin sonuymuş. the long walk’ı okumayı ise düşünmüyorum ve yukarıda gördüğünüz kapağı size sunarak yazımı bitiriyorum.
